hüsamettin – anı

1967 yılıydı, ortaokul ikinci sınıfın birinci dönemine başlamak üzereydim. Okulun ilk günü öğretmenler hangi kitapların kullanılacağını, kaç ortalı, ne tür defterler alınacağını not ettirdiler öğrencilerine. Akşam okuldan çıktık, ben eve geldim, durumu babama anlattım. Babam;

– Yarın gider kırtasiyeden alırız, birlikte.

Akşam, evde ailemin kısık sesle ayın sonunu nasıl getireceklerini konuştuklarını duydum. Aklıma maddi sıkıntıda olduğumuz gelmemişti, sarsıldım.

Ertesi gün öğle arasında babamla Asi Irmağı üzerindeki tarihi Roma köprüsünün Ulu Cami ayağında buluştuk. Hemen köşedeki Barutçu kırtasiyesine girdik. Listeyi tezgahtara uzattım. Tezgahtar seri hareketlerle bir kaç dakika içinde hepsini kasiyerin yanına bıraktı. Ödedik, dükkandan çıktık. Kucağımdaki kitaplar, defterler mis gibi taze kağıt kokmaktaydı, mutluydum. Uzun çarşı girişindeki büfede ayak üstü bir şeyler yedik birlikte. Sonra ben okula, babam hükümet binasındaki işinin başına döndü. Liseye doğru yokuşu kucağımdakilerle tırmandım, sınıfa girdim, sırama geçtim oturdum. Kitap ve defterleri sıramın içine yerleştirdim. Yanımdaki sıra arkadaşım Hüsamettin başını ellerinin arasına almış, yüzünü yere çevirmişti. Sordum;

– Ne var?
– Kitap ve defterleri alamam. Param yok.

Hüsamettin bir öğrenci yurdunda kalıyordu. Ailesi yoksuldu. Onu köyünden ildeki ortaokula gönderebilmeye bile zor karar verebilmişlerdi. Akşam okuldan çıkarken kapıda merdivenlere oturduk. Ne yapabileceğimize karar vermeye çalıştık. Yurtta fahri müdürlük yapan tarih öğretmenimiz Osman Bey geldi aklımıza. O zaten bireysel olarak orada kalan yoksul öğrencilere katkıda bulunuyordu, daha fazlasını istemek olmazdı. Benim ailemin de maddi sıkıntıda olduklarını daha dün akşam kulaklarımla duymuştum. Onlardan da bir şey isteyemezdim. Hüsamettin’in ailesinin durumu da belliydi.

Yanyana oturduğumuz merdiven basamaklarında çaresizlik içinde sessizce ağladık. Benim kucağımda kitap ve defterlerim vardı. Onun kucağı boştu.

üniversite tavlası

Eskiden ”üniversite tavlası” olarak adlandırılan bir oyun vardı.
İkişer kişiden oluşan iki takımla, yani dört kişiyle oynanırdı.
Takım arkadaşları yanyana, rakipleri de karşılarına otururdu.
Oyun birlikte başlatılır, zarı sadece takımın birer oyuncusu atar, ama aynı zarla aynı takımın iki oyuncusu oynardı.

İşin ilginci, aynı zarla oynayan takımların bir oyuncusu galip gelirken diğerinin yenilebilmesiydi. Bu beraberlik demekti, sık sık olurdu.
Hatta bazı oyunlarda rakip takımların birer oyuncusu, karşı takımındaki diğer oyuncuları mars yapabilirdi. Bu da eşitlik olarak kabul edilirdi.
Aynı zarlarla hem yenmek hem de yenilmek, sanıldığının aksine tavlanın bir şans oyunu olmadığını gösterir kanımca. Bu hayatta aynı olanaklara sahip olan bireylerin zaman içinde farklı noktalara varmalarına benzetilebilir.

Anımsadığım kadarıyla, yengi bir sayı, mars iki sayı değerindeydi. Mars rakip oyuncu henüz pullarını toplamaya başlamadan, karşısındakinin bütün pullarını toplayarak rakibe çok önemli bir fark atmasıdır.
Herhalde beş veya yedi sayı toplayan takım galip kabul edilir ve oyun biterdi.
Yenilen takım, yenenlere ve seyircilere çay ısmarlamak zorundaydı.

Üstat tavlacıların oyunları çok ilgi görüp, seyirci toplarken ortalama oyuncuları pek izleyen bulunmazdı, tıpkı olağan yaşantıdaki gibi.

Bu tavlada zar tutmak, pul çalmak, pulları eksik veya fazla oynamak gibi hileler aynen hayatta da olduğu gibi, rakip anlayana kadar serbest kabul edilirdi. Oyunun ruhu, sadece kendi oyununu değil rakibinin de oyununu takip etmeyi gerektirdiği için hayatın kendisine benzerdi.
Rakip hileyi sezerse, itiraz ederdi. Bu durumda ya o zar atışıyla oynanan pullar kurala uygun olarak yeniden oynatılır, ya da baştan söylenmişse hileyi yapan o eli kaybetmiş kabul edilirdi. Hilesi anlaşılan taraf horlanırdı.
Uygun zar gelen oyuncu, rakibinin üzerinde psikolojik baskı kurmak için pulları sertçe, gürültülü bir şekilde oynar ve rakibin moralini bozmaya çalışırdı. Nükte, ince alay serbestti ama küfür ve hakaret kabul edilmezdi.
Seyircilerin oyuna müdahale etmesi, yol göstermesi kesinlikle yasaktı. Ama oyun bitince, düşüncelerini söyleyebilirlerdi.
Hayatın içinden gelen ve içinde oynanan bir oyundu.

sable bisküvisi – sable biscuits

Radyoda duru bir kadın sesi güzel bir Türkçe ile manzaralı bir şarkıyı seslendiriyordu.
Denizin üzerinde altın gül yaprakları titreşirken, ulu çınarların gölgesinden gelen limonata gibi bir esinti, bahar kokulu bir serinlik getirdi, hepimizi sarmaladı.
Havuzun kenarına bir ebruli güvercin kondu, sakince su içti, benimle göz göze geldi, sonra geldiği yöne sakince uçtu.
Beyaz örtülü masanın üzerindeki porselen tabakta üzerilerine birer fındık iliştirilmiş sable bisküvileri vardı, hepimizin önündeki ince belli cam bardaklardaki tavşan kanı çaylardan ince bir buhar dumanı kıvrılarak yükseliyordu.
Şeker mavisi gökte kar beyazı bulutlar yavaşça deviniyordu.
Ortamda tatlı bir sessizlik ve huzur vardı.
On radio, a woman singer sang a beautiful song with a perfect Turkish pronunciation.
As the golden rose leafs blinked over the sea, a lemonade breeze from shadows of the great plane trees brought a spring-smelling coolness, enveloping us all.
A pigeon put on edge of the pool, drank calmly, look my eyes, then flew to direction it came.
On white-clothed table, there were sable biscuits with hazelnuts in a porcelain plate, rabbit blood tea in the slim waist glass cups in front of us all, rising steam smoke.
Snow white clouds were slowly moving in the sugar blue sky.
The atmosphere had a sweet silence and serenity.

mutlu – happy

çok mutluydu
hep sevilmek isterdi
insanların gözlerinin içine bakar
sevgi talep ederdi

herkes sevgi ister
ama o belli ederdi
sevilince kuyruğunu sallar
kıvrılıp yatardı

 

 

 

he was very happy
wanted to be loved
looked into people’s eyes
demanded love

everybody wants love
but he showed clearly
when to be loved
shaken tail then curled up

sıkıldım – bored

sıkıldım
çekiliyorum artık

bahar dallarını
kirazın kırmızısını
göğün bulutlarını
yalanları ve çıkılmaz yokuşları
ulaşılmaz hedefleri
hayatın bütün mihnetlerini

size bırakıyorum

i’m bored
leaving all

spring branches
cherry red
clouds of the sky
lies and steep ramps
unattainable targets
all difficulties of life

i’m drawn

başarı – success

Bir meslek adamının başarısı nasıl ölçülür?
Mesleğinde yaptığı işlerin niteliği ile mi?
Mesleğinde yaptığı işlerden kazandığı paranın miktarıyla mı?

How is the success of a professional measured?
With the quality of his work?
The amount of money earned from his work?

karbon ailesi – the carbon family

Karbon ailesi (Periyodik Tablo’daki Grup 14) 5 elementten oluşur: Karbon, silisyum, germanyum, kalay ve kurşun. Flerovyum da ailenin özelliklerine benzer bazı özelliklere sahiptir. Evrendeki diğer bütün uzay cisimlerinde de bu 5 elementin dünyadaki oranlara benzer oranlarda bulunduğu kabul edilmektedir.
Karbon ailesi elementlerinin atomlarının dış enerji seviyelerinde (dış yörüngelerinde) 4 adet elektron vardır. Bu gerçek, evrenin her yerinde aynıdır.
Karbon yerküredeki ortalama sıcaklık ve basınç koşullarında, 4.000.000 dan fazla bileşiğin üyesidir. Çok sayıda organik bileşiğin ise temel elementidir.
Yani yerküredeki tüm canlı yapıların temel bileşenidir. Bir başka deyişle, dünyadaki hayvan ve bitkilerin tamamı karbonun sıra dışı kimyasal özellikleri ve yeryüzündeki atmosfer şartları (sıcaklık ve basınç gibi) sayesinde var olabilmiştir.

Bilim insanları evrende zeka sahibi başka yaratıkların var olma olasılığını düşünürken, hep dünyadaki canlı yapıların benzerlerini göz önünde tutuyorlar. Yani özlerinde karbon olan canlı türlerini.

Ancak, şöyle BİR DÜŞÜNCE İLERİ SÜRMEK İSTİYORUM: Farklı atmosfer koşulları olan (örneğin dünyaya göre daha yüksek basınç ve daha düşük sıcaklık veya tersi ve bunların sonsuz varyasyonlarında) başka dünyalarda, karbon ailesinin başka bir elementi başka tür yaşama şekilleri oluşturmuş olamaz mı? Örneğin karbon yerine silisyum veya başka bir Grup 14 elementi, evrenin başka yerlerindeki başka türlü organizmaların yapı taşı olamaz mı? Bütün canlıların sadece karbon esaslı bileşiklerden oluşması şart mı? Bu istatiksel olarak mantıklı mı?

The carbon family (Group 14 in Periodical Table) consists of 5 elements: carbon, silicon, germanium, tin, and lead. Flerovium also has some features similar to those of the family. In all other space objects in the universe, these 5 elements are assumed to have similar proportions as in the world.
There are four electrons in the outer energy levels (outer orbits) of the atoms of the carbon family elements. This reality is the same everywhere in the universe.
Carbon is a member of more than 4,000,000 compounds at average temperature and pressure conditions in the earth. It is the basic element of many organic compounds.
Hence, it is the basic component of all living structures on earth. In other words, all of the animals and plants in the world could exist due to very special chemical properties of carbon and atmospheric conditions on earth (such as temperature and pressure).

Scientists are always thinking about the possibility of other creatures with intelligence in the universe while keeping in mind the similarities of living structures in the world. The species that have carbon in their essence.

But I WOULD LIKE TO ARGUE that under different atmospheric conditions (for example, higher pressures and lower temperatures than as in the world or vice versa and their infinite variations), couldn’t another element of the carbon family have caused other forms of living? Can, for example, silicon or another Group 14 element instead of carbon be the building block of other organisms elsewhere in the universe? Is it obligatory that all living things consist of carbon-based compounds only? Is it logical statistically?