anlar – moments

yavru kedinin acemi hareketleri,
güvercinlerin endişeli ve kırmızı bakışları,
yeni doğmuş oğlağın dengesini ilk kurması,
dut ağacının yapraklanması,
beyaz bir kelebeğin mekanik hareketleri,
kavakların rüzgarda fısıldaması,
bulutların mavi fonda rasgele devinimi,
insanların suskun çaresizliği …

Greenly movements of a kitten,
anxious and red glance of pigeons,
balancing efforts of newborn baby goat,
mulberry tree foliation,
mechanical movements of a white butterfly,
poplars whispering by wind,
random motions of clouds in blue background,
speechless helplessness of people …

çapraz gagalı – cross billed

Ardahan’da evin arkasında duvara yapışık, yumurta ihtiyacı için kurduğumuz, içinde 7-8 tavuk ve bir horozun olduğu, derme çatma, küçük bir kümesimiz vardı.
Havanın sert soğuk olmadığı zamanlarda, onları sabah evin arkasındaki geniş otlağa bırakırdık.
Öğle saatlerinde annem elinde buğday taneleri ile dolu bakır bir tasla evin arkasına dolanırdı.
Onu gören mürettebat koşarak, uçarak eve doğru gelir ve yere saçılan buğday tanelerini iştahla gagalarlardı.
Ama turuncu tavuğumuz dışında. O kuluçkadan gagası çapraz olarak dünyaya geldiği için yerden buğday tanelerini toplaması olanaksızdı.
Bir kenarda sıranın kendisine gelmesini sabırla beklerdi.
Bu yüzden hergün annem eline doldurduğu buğdaylarla onu kucağına alarak özel olarak beslerdi.

 

 

 

In Ardahan, we had a small coop attached to the wall behind the house, which we set up for the need for eggs, with 7-8 chickens and a cock inside.
When the weather wasn’t so cold, we used to leave them in the large grassland behind the house in every morning.
At noon, my mother used to walk around the back of the house with a copper cup filled with wheat grains.
The crew who saw her came running and flying tru home side and pecked wheat grains on the ground with appetite.
But not an orange chicken.
It was impossible for her to collect wheat grains from the ground because she has cross billed since born.
She would patiently wait for her turn apart from others.
So every day mumy used to feed her specially with wheat in her hand.

saksağan – magpie

Parktan geçerken, o da çimlerin arasında bulduğu bir şeyi yiyordu. Yakınına gelince, parlak ve siyah-beyaz kostümü dikkatimi çekti, durdum. Kısa bir süre baktım, rahatsız oldu, kısa bir uçuşla en yakındaki bankın arkalığına kondu. Oradan bana baktı, söylendi. ”Hadi yürü de işimize bakalım!” der gibiydi. Yürüdüm. Kısa bir geri uçuşla eski yerine kondu, kahvaltısına devam etti.

I was walking in the park as it was eating something found on the grass. As getting closer, its bright, black and white costume caught my attention, I stopped, looked for a time. It was disturbed and flew away to put on back of the nearest bench. It looked at my face from there and told me “Come on, walk away, let me keep eating!” with a loud voice. Then I walked. It came back with a short flight and continued breakfast.

yastık – the pillow

Adam eve yorgun geldi. Üstünü başını çıkardı, portmantoya astı. Lavaboda elini, yüzünü yıkadı. Pijamalarını giydi. Yatak odasına geçti. Yatak örtüleri yeni değiştirilmişti, içerisi mis gibi kokuyordu. Yorganın ucunu kaldırdı, yastığına baktı. Yastık değişik geldi. Beyaz olması gerekirken, uçuk mavi renkteydi ve anımsadığından biraz daha küçük gibiydi. Umursamadı. Yatağa yattı, başını yastığa gömdü, üstüne tertemiz yorganı çekti. Uyku kıvamına geldi, gözleri kapanırken yastık biraz genişledi ve sertleşti. Garip dedi içinden, diğer tarafına döndü ve gözlerini yumdu.

İçi geçti, bir boşluktan düşer gibi oldu ve uyku evreninde kayboldu.

Aradan ne kadar zaman geçti bilinmez, boynunda bir ağrı ile kendine geldi. Yastık kalınlaşmış, yükselmiş ve daha da sertleşmişti. Başı yukarıda kaldığı için, alışkın olduğu konfor kaybolmuş, boynu gerilmiş ve tutulmuştu. Uyku gözlerinden akıyordu. Yastığı kaldırdı, yere bıraktı. Böyle olunca, boynu rahat etti ve yeniden uykuya daldı.

Bir süre sonra, rahat nefes alamadığı için yeniden uyandı. Yüzünün mis gibi kokan yastık tarafından neredeyse tamamen kapatılmış olduğunu anladı. Eliyle uzaklaştırmaya çalıştı, yumrukladı, biraz araladı, nefes aldı. Pencereden gelen sokak lambasının solgun ışığında, yatak odasının kocaman bir şeyle neredeyse tamamen işgal edildiğini hayretle fark etti. Hemen yatağından indi, telaşla kapıya ulaşmaya çalıştı. Ama kapının arkası dev yastık tarafından tıkanmıştı. Çekip kapıyı açıp, dışarı çıkmak için çabaladı.

Ama bu imkansızdı. Yastık büyümeye devam ediyordu.

The man came home tired, took his dresses off, hung them on the coat stand. He washed his hand and face in the bathroom, wore pajamas, went into the bedroom. The bedspreads had just been changed and smelled good inside. He raised the tip of the quilt, looked at his pillow. The pillow seems different. It must be white but it seemed pale blue and a little smaller than remembered, did not care, laid on the bed, buried head on the pillow, pulled the clean quilt on top. Sleeping consistency, the pillow slightly widened and hardened as his eyes closed, thought it was strange, turned to the other side and closed his eyes.

He passed out, fell into a void and disappeared into the dreams universe.

It is not known how much time has passed, felt a pain in his neck and woke up. The pillow was thickened, raised and more hardened. Since head was up, the comfort he had become accustomed to was lost, neck stretched and had pained. He was still very sleepy, took the pillow and dropped it on the floor. Then his neck relaxed and slept again.

After a while, woke up because couldn’t breathe easily. He realized that his face was almost completely covered by the pillow smelling good. He tried to push it away with his hands, punched it, took some space, breathed a little. In the fading light of the streetlamp coming through the window, noticed with amazement that the bedroom was almost completely occupied with something huge, he got out of bed, hurriedly trying to reach the door. But the back of the door was obstructed by the giant pillow. He sought to open the door and tried to get out. But that was impossible.

The pillow continued to grow.

hüsamettin – anı / memoir

1967 yılıydı, ortaokul ikinci sınıfın birinci dönemine başlamak üzereydim. Okulun ilk günü öğretmenler hangi kitapların kullanılacağını, kaç ortalı, ne tür defterler alınacağını not ettirdiler öğrencilerine. Akşam okuldan çıktık, ben eve geldim, durumu babama anlattım. Babam;

– Yarın gider kırtasiyeden alırız, birlikte.

Akşam, evde ailemin kısık sesle ayın sonunu nasıl getireceklerini konuştuklarını duydum. Aklıma maddi sıkıntıda olduğumuz gelmemişti, sarsıldım.

Ertesi gün öğle arasında babamla Asi Irmağı üzerindeki tarihi Roma köprüsünün Ulu Cami ayağında buluştuk. Hemen köşedeki Barutçu kırtasiyesine girdik. Listeyi tezgahtara uzattım. Tezgahtar seri hareketlerle bir kaç dakika içinde hepsini kasiyerin yanına bıraktı. Ödedik, dükkandan çıktık. Kucağımdaki kitaplar, defterler mis gibi taze kağıt kokmaktaydı, mutluydum. Uzun Çarşı girişindeki büfede ayak üstü bir şeyler yedik birlikte. Sonra ben okula, babam hükümet binasındaki işinin başına döndü. Liseye doğru yokuşu kucağımdakilerle tırmandım, sınıfa girdim, sırama geçtim oturdum. Kitap ve defterleri sıramın içine yerleştirdim. Sıra arkadaşım Hüsamettin başını ellerinin arasına almış, yüzünü yere çevirmişti. Sordum;

– Ne var?
– Kitap ve defterleri alamam. Param yok.

Bir öğrenci yurdunda kalıyordu. Ailesi yoksuldu. Onu köyünden ildeki ortaokula gönderebilmeye bile zor karar verebilmişlerdi. Akşam okuldan çıkışta kapıda merdivenlere oturduk. Ne yapabileceğimize karar vermeye çalıştık. Yurtta fahri müdürlük yapan tarih öğretmenimiz Osman Bey geldi aklımıza. O zaten bireysel olarak orada kalan yoksul öğrencilere katkıda bulunuyordu, daha fazlasını istemek olmazdı. Benim ailemin de maddi sıkıntıda olduklarını daha dün akşam kulaklarımla duymuştum. Onlardan da bir şey isteyemezdim. Hüsamettin’in ailesinin durumu da belliydi.

Yanyana oturduğumuz merdiven basamaklarında çaresizlik içinde sessizce ağladık. Benim kucağımda kitap ve defterlerim vardı. Onun kucağı boştu.
It was 1967, I was about to start the second class of the secondary school. At the first day of the school, teachers noted students which books to follow, how many and what kind of notebooks to use. I left school in the evening, came home and told dad. He replied;

– We’ll go to the stationery shop tomorrow.

In the evening, I heard my parents at home talking in a low voice how to manage to end of the month. I didn’t expect we were in financial trouble, it was shaking.

Tomorrow noon, dad and I met at foot of Great Mosque side of the historic Roman bridge over the Asi River. We entered the Barutcu stationery shop just around the corner. I gave the list to the clerk. In a few minutes, he put them all by the cashier. Paid and left the shop. The books and notebooks on my lap smelled fresh paper wonderfully, I was happy. We ate toasts standing at the buffet near the entrance to Long Bazaar. Then I went back to school, dad went back to work at the government building. I climbed the ramp towards the school with books in my lap, entered the class, sat down. I put books and notebooks in my desk. My friend Husamettin took his head between his hands and turned his face to the floor. I asked;

– What is the problem?
– I can’t buy books. I have no money.

He was living in a dormitory. His family was poor. They could hardly even decide to send him from village to the secondary school in the city. In the evening after school time, we sat on the stairs at main entrance and tried to decide what we could do. Our history teacher Mr. Ramazanoglu, who is honorary director of the dormitory, came to mind. He already funded to the poor students who stayed there personally, wouldn’t want to ask for more. I heard that my family was in financial trouble just last night with my ears. I couldn’t ask them. Husamettin’s family was desperate. We cried silently in deep sadness on the stair steps of the school where we sat side by side. I had books on my lap. His lap was empty.

sable bisküvisi – sable biscuits

Radyoda duru bir kadın sesi güzel bir Türkçe ile manzaralı bir şarkıyı seslendiriyordu.
Denizin üzerinde altın gül yaprakları titreşirken, ulu çınarların gölgesinden gelen limonata gibi bir esinti, bahar kokulu bir serinlik getirdi, hepimizi sarmaladı.
Havuzun kenarına bir ebruli güvercin kondu, sakince su içti, benimle göz göze geldi, sonra geldiği yöne sakince uçtu.
Beyaz örtülü masanın üzerindeki porselen tabakta üzerilerine birer fındık iliştirilmiş sable bisküvileri vardı, hepimizin önündeki ince belli cam bardaklardaki tavşan kanı çaylardan ince bir buhar dumanı kıvrılarak yükseliyordu.
Şeker mavisi gökte kar beyazı bulutlar yavaşça deviniyordu.
Ortamda tatlı bir sessizlik ve huzur vardı.
On radio, a woman singer sang a beautiful song with a perfect Turkish pronunciation.
As the golden rose leafs blinked over the sea, a lemonade breeze from shadows of the great plane trees brought a spring-smelling coolness, enveloping us all.
A pigeon put on edge of the pool, drank calmly, look my eyes, then flew to direction it came.
On white-clothed table, there were sable biscuits with hazelnuts in a porcelain plate, rabbit blood tea in the slim waist glass cups in front of us all, rising steam smoke.
Snow white clouds were slowly moving in the sugar blue sky.
The atmosphere had a sweet silence and serenity.