yastık – the pillow

Adam eve yorgun geldi. Üstünü başını çıkardı, portmantoya astı. Lavaboda elini, yüzünü yıkadı. Pijamalarını giydi. Yatak odasına geçti. Yatak örtüleri yeni değiştirilmişti, içerisi mis gibi kokuyordu. Yorganın ucunu kaldırdı, yastığına baktı. Yastık değişik geldi. Beyaz olması gerekirken, uçuk mavi renkteydi ve anımsadığından biraz daha küçük gibiydi. Umursamadı. Yatağa yattı, başını yastığa gömdü, üstüne tertemiz yorganı çekti. Uyku kıvamına geldi, gözleri kapanırken yastık biraz genişledi ve sertleşti. Garip dedi içinden, diğer tarafına döndü ve gözlerini yumdu.

İçi geçti, bir boşluktan düşer gibi oldu ve uyku evreninde kayboldu.

Aradan ne kadar zaman geçti bilinmez, boynunda bir ağrı ile kendine geldi. Yastık kalınlaşmış, yükselmiş ve daha da sertleşmişti. Başı yukarıda kaldığı için, alışkın olduğu konfor kaybolmuş, boynu gerilmiş ve tutulmuştu. Uyku gözlerinden akıyordu. Yastığı kaldırdı, yere bıraktı. Böyle olunca, boynu rahat etti ve yeniden uykuya daldı.

Bir süre sonra, rahat nefes alamadığı için yeniden uyandı. Yüzünün mis gibi kokan yastık tarafından neredeyse tamamen kapatılmış olduğunu anladı. Eliyle uzaklaştırmaya çalıştı, yumrukladı, biraz araladı, nefes aldı. Pencereden gelen sokak lambasının solgun ışığında, yatak odasının kocaman bir şeyle neredeyse tamamen işgal edildiğini hayretle fark etti. Hemen yatağından indi, telaşla kapıya ulaşmaya çalıştı. Ama kapının arkası dev yastık tarafından tıkanmıştı. Çekip kapıyı açıp, dışarı çıkmak için çabaladı.

Ama bu imkansızdı. Yastık büyümeye devam ediyordu.

The man came home tired. He took his dresses off, hung them on the coat stand. He washed his hand and face in bathroom, wore pajamas. He went into the bedroom. The bedspreads had just been changed, and smelled good inside. He raised tip of the quilt, looked at his pillow. The pillow seems different. It must be white but it seemed pale blue and a little smaller than remembered. He did not care, laid on the bed, buried her head on the pillow, pulled the clean quilt on top. Sleeping consistency, the pillow slightly widened and hardened as his eyes closed. He thought it was strange, turned to the other side and closed his eyes.

He passed out, fell into a void and disappeared into the dreams universe.

It is not known how much time has passed, felt a pain in his neck and woke up. The pillow was thickened, raised and more hardened. Since his head was up, the comfort he had become accustomed to was lost, his neck stretched and had pained. He was still very sleepy. He took the pillow and dropped it on the floor. Then his neck relaxed and slept again.

After a while, he woke up because couldn’t breathe easily. He realized that his face was almost completely covered by the pillow smelling good. He tried to push it away with his hands, punched him, took some space, breathed a little. In the faded light of the street lamp coming through the window, he noticed with amazement that the bedroom was almost completely occupied with something huge, got out of bed, hurriedly trying to reach the door. But the back of the door was obstructed by a giant pillow. He sought to open the door and tried to get out. But that was impossible.

The pillow continued to grow.

husamettin – anı / memoir

1967 yılıydı, ortaokul ikinci sınıfın birinci dönemine başlamak üzereydim. Okulun ilk günü öğretmenler hangi kitapların kullanılacağını, kaç ortalı, ne tür defterler alınacağını not ettirdiler öğrencilerine. Akşam okuldan çıktık, ben eve geldim, durumu babama anlattım. Babam;

– Yarın gider kırtasiyeden alırız, birlikte.

Akşam, evde ailemin kısık sesle ayın sonunu nasıl getireceklerini konuştuklarını duydum. Aklıma maddi sıkıntıda olduğumuz gelmemişti, sarsıldım.

Ertesi gün öğle arasında babamla Asi Irmağı üzerindeki tarihi Roma köprüsünün Ulu Cami ayağında buluştuk. Hemen köşedeki Barutçu kırtasiyesine girdik. Listeyi tezgahtara uzattım. Tezgahtar seri hareketlerle bir kaç dakika içinde hepsini kasiyerin yanına bıraktı. Ödedik, dükkandan çıktık. Kucağımdaki kitaplar, defterler mis gibi taze kağıt kokmaktaydı, mutluydum. Uzun Çarşı girişindeki büfede ayak üstü bir şeyler yedik birlikte. Sonra ben okula, babam hükümet binasındaki işinin başına döndü. Liseye doğru yokuşu kucağımdakilerle tırmandım, sınıfa girdim, sırama geçtim oturdum. Kitap ve defterleri sıramın içine yerleştirdim. Sıra arkadaşım Hüsamettin başını ellerinin arasına almış, yüzünü yere çevirmişti. Sordum;

– Ne var?
– Kitap ve defterleri alamam. Param yok.

Bir öğrenci yurdunda kalıyordu. Ailesi yoksuldu. Onu köyünden ildeki ortaokula gönderebilmeye bile zor karar verebilmişlerdi. Akşam okuldan çıkışta kapıda merdivenlere oturduk. Ne yapabileceğimize karar vermeye çalıştık. Yurtta fahri müdürlük yapan tarih öğretmenimiz Osman Bey geldi aklımıza. O zaten bireysel olarak orada kalan yoksul öğrencilere katkıda bulunuyordu, daha fazlasını istemek olmazdı. Benim ailemin de maddi sıkıntıda olduklarını daha dün akşam kulaklarımla duymuştum. Onlardan da bir şey isteyemezdim. Hüsamettin’in ailesinin durumu da belliydi.

Yanyana oturduğumuz merdiven basamaklarında çaresizlik içinde sessizce ağladık. Benim kucağımda kitap ve defterlerim vardı. Onun kucağı boştu.
It was 1967, I was about to start the first semester of the second class of the secondary school. First day of the school, the teachers noted of which books to use, how many and what kind of notebooks to buy. We left school in the evening, came home and told my father. He;

– We’ll go to the stationery shop tomorrow.

In the evening, I heard my parents at home talking in a low voice how to manage to end of the month. I didn’t think we were in financial trouble, I was shaken.

Tomorrow noon, dad and I met at foot of Great Mosque side of the historic Roman bridge over the Asi River. We entered the Barutcu stationery shop just around the corner. I gave the list to the clerk. In a few minutes, he put them all by the cashier. Paid and left the shop. The books and notebooks on my lap smelled  fresh paper wonderfully, I was happy. We ate toasts standing at the buffet near the entrance to Long Bazaar. Then I went back to school, dad went back to work at the government building. I climbed the ramp towards high school with books in my lap, I entered the class, sat down. I put books and notebooks in my desk. My friend Husamettin took his head between his hands and turned his face to the floor. I asked;

– What is the problem?
– I can’t buy books. I have no money.

He was living in a dormitory. His family was poor. They could hardly even decide to send him from village to the secondary school in the city. In the evening after school, we sat on the stairs at main entrance and tried to decide what we could do. Our history teacher Mr. Ramazanoglu, who is honorary director of the dormitory, came to mind. He already funded to the poor students who stayed there personally, wouldn’t want to ask for more. I heard that my family was in financial trouble just last night with my ears. I couldn’t ask them. Husamettin’s family was poor.

We cried silently in desperation on the stair steps where we sat side by side. I had books and notebooks on my lap. His lap was empty.

sable bisküvisi – sable biscuits

Radyoda duru bir kadın sesi güzel bir Türkçe ile manzaralı bir şarkıyı seslendiriyordu.
Denizin üzerinde altın gül yaprakları titreşirken, ulu çınarların gölgesinden gelen limonata gibi bir esinti, bahar kokulu bir serinlik getirdi, hepimizi sarmaladı.
Havuzun kenarına bir ebruli güvercin kondu, sakince su içti, benimle göz göze geldi, sonra geldiği yöne sakince uçtu.
Beyaz örtülü masanın üzerindeki porselen tabakta üzerilerine birer fındık iliştirilmiş sable bisküvileri vardı, hepimizin önündeki ince belli cam bardaklardaki tavşan kanı çaylardan ince bir buhar dumanı kıvrılarak yükseliyordu.
Şeker mavisi gökte kar beyazı bulutlar yavaşça deviniyordu.
Ortamda tatlı bir sessizlik ve huzur vardı.
On radio, a woman singer sang a beautiful song with a perfect Turkish pronunciation.
As the golden rose leafs blinked over the sea, a lemonade breeze from shadows of the great plane trees brought a spring-smelling coolness, enveloping us all.
A pigeon put on edge of the pool, drank calmly, look my eyes, then flew to direction it came.
On white-clothed table, there were sable biscuits with hazelnuts in a porcelain plate, rabbit blood tea in the slim waist glass cups in front of us all, rising steam smoke.
Snow white clouds were slowly moving in the sugar blue sky.
The atmosphere had a sweet silence and serenity.

mutlu – happy

çok mutluydu
hep sevilmek isterdi
insanların gözlerinin içine bakar
sevgi talep ederdi

herkes sevgi ister
ama o belli ederdi
sevilince kuyruğunu sallar
kıvrılıp yatardı

 

 

 

he was very happy
wanted to be loved
looked into people’s eyes
demanded love

everybody wants love
but he showed clearly
when to be loved
shaken tail then curled up

sıkıldım – bored

sıkıldım
çekiliyorum artık

bahar dallarını
kirazın kırmızısını
göğün bulutlarını
yalanları ve çıkılmaz yokuşları
ulaşılmaz hedefleri
hayatın bütün mihnetlerini
ve çıkmaz sokaklarını

size bırakıyorum

i’m bored
leaving all

spring branches
cherry red
clouds of the sky
lies and steep ramps
unattainable targets
all difficulties of life
and dead ends

i’m drawn

barbunyalar – the mullets

1950 li yılların sonunda Alanya’da güzel bir sonbahar akşamıydı. Hava bir saat önce kararmıştı ama ay henüz yüzünü göstermemişti. Anne, baba ve bir erkek çocuktan oluşan aile kumsal boyunca akşam yürüyüşüne çıkmışlardı. Yumuşak dalgalar sabit bir ritmle sahile yavaşça değip, sonra denize doğru çekilip, yeniden sahilin kumlarına dönüyordu. Ortamda dalgaların inanılmaz müziğinden başka hiç bir ses yoktu. Martılar ve kırlangıçlar çoktan yuvalarına çekilmişlerdi. Gökyüzü bulutsuz, pırıl pırıl ve saydamdı. Samanyolunun bütün yıldızlarını tek tek saymak ve neredeyse uzanıp birer birer yakalamak mümkündü. O yıllarda atmosferin dışındaki yörüngelere oturtulan uydular çok yeniydi. Yürürken onların bir ufuktan ortaya çıkışını, gökyüzünde güneşin ışıklarını yansıtarak yol alışını ve aksi ufuktan kayboluşunu, sonra tekrar ilk ufuktan yeniden ortaya çıkışını ilgiyle izlediler. Aile denizden gelen limonata gibi bir esintinin ferahlığında lacivert gökyüzündeki durağan ve hareketli şeyleri izleyerek konuşmadan yürüdü. Derken yüz metre kadar önlerinde üç balıkçı motoru pat pat motor seslerini kesip teknelerinin ucunu yavaşça karaya deydirdi. Alacakaranlıktaki altı yedi silüet teknelerden sığ denize atlayıp, teknelerini kumdaki mesnetlere bağladılar. Hiç konuşmadan bir makina düzeniyle yıllardır alıştıkları hareketleri tekrarladılar. Sepetlerdeki yeni tutulmuş balıkları ve bir kısım malzemeyi kıyıya getirip, dizdiler. Aile balıkçıların olduğu yere iyice yaklaşınca, baba balıkçılara seslendi.

– Kolay gelsin. Bereketli olsun!

Balıkçılardan birisi alaca karanlıkta adamı tanımıştı.

– Sağ ol komutan!

Sonra içine sinmedi, arkalarından babaya dönüp seslendi.

– Çok güzel barbunya çıktı bugün. Biraz vereyim.
– Şimdi sofradan kalktık. Hava sıcak, yarına dayanmaz, almayalım.
– Komutan bu balığı kaçırma.
– Eh peki madem. Biraz ver.

Balıkçı, sepetten balıkları tek tek çıkardı. İnce bir ağaç dalına galsamalarından tek tek taktı, uzattı. Adamın elindeki sopanın üzerine dizili balıkların derisindeki fosfor karanlıkta lamba gibi yanıyordu. Çocuk ilk kez gördüğü bu flöresan gösterisini ilgi ve hayretle izledi. Baba balıkçıya parasını ödedi, helalleşti. Balıkçılar bu alış-veriş için işlerine kısa bir ara vermişlerdi. Yeniden yorgun günün sonundaki zorunlu işlerine sakince döndüler. Baba ailesinin olurunu almak için;

– Elimizde balıkla dolaşmamız uygun olmaz, eve dönelim mi artık?
– Dönelim.

dedi anne. O noktadan tornistan yapıp, eve yöneldiler. Eve gelince, eşinden rica etti,

– Acaba ikişer tane temizlesen, tava yapıp yesek mi?
– Olur.

dedi anne, balıklarla mutfağa yöneldi. Birazdan tavadan kızartma sesleri geldi. Kısa süre sonra, anne porselen tabaklarda barbunyalar, birer dilim ekmek, yarımşar limon ve biraz tere ile servis yaptı. Baba da soğusun diye mozaik eviyenin pirinç musluğundan bir süre boşa akıtıp doldurduğu sürahiyle basit cam bardakları tek tek tamamladı. Muşamba örtülü uyduruk ahşap masanın çevresindeki açılır kapanır ceviz sandalyeleri çekip oturdular. Ziyafet başladı. Kısa sürede tabaktaki balıklar tükendi. Baba ve oğlan, ricacı gözlerle anneye baktılar. Anne mesajı aldı.

– Tamam geri kalanları da kızartayım, o zaman.

O gece, tok karnına yenilen fosfordan parlayan barbunyaların lezzetini hiç biri ölene kadar unutamadı. Zaman zaman akıllarına geldiğinde, birbirlerine anımsattılar ve mutlulukla güldüler.


It was a beautiful autumn evening in Alanya in late 1950s. It had darkened an hour ago, but the moon had not shown its face yet. The family of mother, father and a boy went for an evening walk along the beach. Smooth waves touched the beach slowly in a steady rhythm, then retreated towards the sea and returned to the sands of the beach. There was no sound but the incredible music of the waves. Seagulls and swallows had already returned to home. The sky was clear, shiny and cloudless. It was possible to count all the stars of the Milky Way one by one and almost reach out and catch them easily. In those years, satellites orbiting the atmosphere were very new. As walked, they watched with interest emerging satellites from a horizon, moved by reflecting the lights of the sun in sky, disappearing opposite horizon, then reappearing at previous horizon again. The family walked without speaking, watching all static and moving things in the dark blue sky in the freshness of a lemonade breeze from the sea. Then three fishing boats in front of them, a hundred meters apart, stopped motors and landed sand softly. Six or seven silhouettes jumped out boats to shallow sea and tied the boats to the supports on the beach. Without speaking, they repeated usual movements accustomed for years with a mechanical rhythm. They brought the newly caught fishes, some tools and materials to the shore and arranged them. When the family was close to the fishermen, the father call out them.

– Good luck and be fertile!

One of the fishermen recognized man in twilight.

– Thanks, commander!

As family few steps forward he call after the father.

– The sea spared excellent red mullets today. I’ll give you some.
– We just had dinner. And it’s hot, fishes won’t last tomorrow, let’s not take it.
– Commander, don’t miss this fish.
– Well if it is so give some.

The fisherman took some fishes out of basket one by one. Lined each one them though gillnets on a thin tree branch and gave him. Phosphorus skin of fishes lined on the stick in his hand was burning like a lamp in darkness. The child watched this fluorescent show for the first time with great interest and amazement. Father paid to fisherman. The other fishermen took a short break for this shopping then calmly returned to their obligatory work at the end of the tired day again. Father to get his family’s consent;

– It’s not appropriate to walk with fishes in hand, shall we go home?
– Let’s get back.

said the mother. From that point they returned to home. When came home, he asked his wife,

– Will you clean few and fry?
– It’s okay.

said mother, headed to the kitchen with fishes. Soon the frying sounds came from the pan. Later mother served red mullets on porcelain plates, with slice of bread, half a lemon, and some cress. Father completed the simple glass cups one by one with a jug that filled from the brass tap of the mosaic sink which poured few minutes to cool water. They sat on the folding walnut wood chairs around the linoleum-covered fake wooden table. The feast has begun. Soon fishes on the plates were finished. Father and boy looked at mother face with requesting eyes. Mom got the message.

– Okay, I’ll fry the rest, then.

Each of them could not forget the flavor of the red mullets with phosphorous skins eaten on a full stomach that night. When they remembered time to time, reminded each other and laughed happly.