sable bisküvisi – sable biscuits

Radyoda duru bir kadın sesi güzel bir Türkçe ile manzaralı bir şarkıyı seslendiriyordu.
Denizin üzerinde altın gül yaprakları titreşirken, ulu çınarların gölgesinden gelen limonata gibi bir esinti, bahar kokulu bir serinlik getirdi, hepimizi sarmaladı.
Havuzun kenarına bir ebruli güvercin kondu, sakince su içti, benimle göz göze geldi, sonra geldiği yöne sakince uçtu.
Beyaz örtülü masanın üzerindeki porselen tabakta üzerilerine birer fındık iliştirilmiş sable bisküvileri vardı, hepimizin önündeki ince belli cam bardaklardaki tavşan kanı çaylardan ince bir buhar dumanı kıvrılarak yükseliyordu.
Şeker mavisi gökte kar beyazı bulutlar yavaşça deviniyordu.
Ortamda tatlı bir sessizlik ve huzur vardı.
On radio, a woman singer sang a beautiful song with a perfect Turkish pronunciation.
As the golden rose leafs blinked over the sea, a lemonade breeze from shadows of the great plane trees brought a spring-smelling coolness, enveloping us all.
A pigeon put on edge of the pool, drank calmly, look my eyes, then flew to direction it came.
On white-clothed table, there were sable biscuits with hazelnuts in a porcelain plate, rabbit blood tea in the slim waist glass cups in front of us all, rising steam smoke.
Snow white clouds were slowly moving in the sugar blue sky.
The atmosphere had a sweet silence and serenity.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir