barbunyalar – the mullets

1950 li yılların sonunda Alanya’da güzel bir sonbahar akşamıydı. Hava bir saat önce kararmıştı ama ay henüz yüzünü göstermemişti. Anne, baba ve bir erkek çocuktan oluşan aile kumsal boyunca akşam yürüyüşüne çıkmışlardı. Yumuşak dalgalar sabit bir ritmle sahile yavaşça değip, sonra denize doğru çekilip, yeniden sahilin kumlarına dönüyordu. Ortamda dalgaların inanılmaz müziğinden başka hiç bir ses yoktu. Martılar ve kırlangıçlar çoktan yuvalarına çekilmişlerdi. Gökyüzü bulutsuz, pırıl pırıl ve saydamdı. Samanyolunun bütün yıldızlarını tek tek saymak ve neredeyse uzanıp birer birer yakalamak mümkündü. O yıllarda atmosferin dışındaki yörüngelere oturtulan uydular çok yeniydi. Yürürken onların bir ufuktan ortaya çıkışını, gökyüzünde güneşin ışıklarını yansıtarak yol alışını ve aksi ufuktan kayboluşunu, sonra tekrar ilk ufuktan yeniden ortaya çıkışını ilgiyle izlediler. Aile denizden gelen limonata gibi bir esintinin ferahlığında lacivert gökyüzündeki durağan ve hareketli şeyleri izleyerek konuşmadan yürüdü. Derken yüz metre kadar önlerinde üç balıkçı motoru pat pat motor seslerini kesip teknelerinin ucunu yavaşça karaya deydirdi. Alacakaranlıktaki altı yedi silüet teknelerden sığ denize atlayıp, teknelerini kumdaki mesnetlere bağladılar. Hiç konuşmadan bir makina düzeniyle yıllardır alıştıkları hareketleri tekrarladılar. Sepetlerdeki yeni tutulmuş balıkları ve bir kısım malzemeyi kıyıya getirip, dizdiler. Aile balıkçıların olduğu yere iyice yaklaşınca, baba balıkçılara seslendi.

– Kolay gelsin. Bereketli olsun!

Balıkçılardan birisi alaca karanlıkta adamı tanımıştı.

– Sağ ol komutan!

Sonra içine sinmedi, arkalarından babaya dönüp seslendi.

– Çok güzel barbunya çıktı bugün. Biraz vereyim.
– Şimdi sofradan kalktık. Hava sıcak, yarına dayanmaz, almayalım.
– Komutan bu balığı kaçırma.
– Eh peki madem. Biraz ver.

Balıkçı, sepetten balıkları tek tek çıkardı. İnce bir ağaç dalına galsamalarından tek tek taktı, uzattı. Adamın elindeki sopanın üzerine dizili balıkların derisindeki fosfor karanlıkta lamba gibi yanıyordu. Çocuk ilk kez gördüğü bu flöresan gösterisini ilgi ve hayretle izledi. Baba balıkçıya parasını ödedi, helalleşti. Balıkçılar bu alış-veriş için işlerine kısa bir ara vermişlerdi. Yeniden yorgun günün sonundaki zorunlu işlerine sakince döndüler. Baba ailesinin olurunu almak için;

– Elimizde balıkla dolaşmamız uygun olmaz, eve dönelim mi artık?
– Dönelim.

dedi anne. O noktadan tornistan yapıp, eve yöneldiler. Eve gelince, eşinden rica etti,

– Acaba ikişer tane temizlesen, tava yapıp yesek mi?
– Olur.

dedi anne, balıklarla mutfağa yöneldi. Birazdan tavadan kızartma sesleri geldi. Kısa süre sonra, anne porselen tabaklarda barbunyalar, birer dilim ekmek, yarımşar limon ve biraz tere ile servis yaptı. Baba da soğusun diye mozaik eviyenin pirinç musluğundan bir süre boşa akıtıp doldurduğu sürahiyle basit cam bardakları tek tek tamamladı. Muşamba örtülü uyduruk ahşap masanın çevresindeki açılır kapanır ceviz sandalyeleri çekip oturdular. Ziyafet başladı. Kısa sürede tabaktaki balıklar tükendi. Baba ve oğlan, ricacı gözlerle anneye baktılar. Anne mesajı aldı.

– Tamam geri kalanları da kızartayım, o zaman.

O gece, tok karnına yenilen fosfordan parlayan barbunyaların lezzetini hiç biri ölene kadar unutamadı. Zaman zaman akıllarına geldiğinde, birbirlerine anımsattılar ve mutlulukla güldüler.


It was a beautiful autumn evening in Alanya in late 1950s. It had darkened an hour ago, but the moon had not shown its face yet. The family of mother, father and a boy went for an evening walk along the beach. Smooth waves touched the beach slowly in a steady rhythm, then retreated towards the sea and returned to the sands of the beach. There was no sound but the incredible music of the waves. Seagulls and swallows had already returned to home. The sky was clear, shiny and cloudless. It was possible to count all the stars of the Milky Way one by one and almost reach out and catch them easily. In those years, satellites orbiting the atmosphere were very new. As walked, they watched with interest emerging satellites from a horizon, moved by reflecting the lights of the sun in sky, disappearing opposite horizon, then reappearing at previous horizon again. The family walked without speaking, watching all static and moving things in the dark blue sky in the freshness of a lemonade breeze from the sea. Then three fishing boats in front of them, a hundred meters apart, stopped motors and landed sand softly. Six or seven silhouettes jumped out boats to shallow sea and tied the boats to the supports on the beach. Without speaking, they repeated usual movements accustomed for years with a mechanical rhythm. They brought the newly caught fishes, some tools and materials to the shore and arranged them. When the family was close to the fishermen, the father call out them.

– Good luck and be fertile!

One of the fishermen recognized man in twilight.

– Thanks, commander!

As family few steps forward he call after the father.

– The sea spared excellent red mullets today. I’ll give you some.
– We just had dinner. And it’s hot, fishes won’t last tomorrow, let’s not take it.
– Commander, don’t miss this fish.
– Well if it is so give some.

The fisherman took some fishes out of basket one by one. Lined each one them though gillnets on a thin tree branch and gave him. Phosphorus skin of fishes lined on the stick in his hand was burning like a lamp in darkness. The child watched this fluorescent show for the first time with great interest and amazement. Father paid to fisherman. The other fishermen took a short break for this shopping then calmly returned to their obligatory work at the end of the tired day again. Father to get his family’s consent;

– It’s not appropriate to walk with fishes in hand, shall we go home?
– Let’s get back.

said the mother. From that point they returned to home. When came home, he asked his wife,

– Will you clean few and fry?
– It’s okay.

said mother, headed to the kitchen with fishes. Soon the frying sounds came from the pan. Later mother served red mullets on porcelain plates, with slice of bread, half a lemon, and some cress. Father completed the simple glass cups one by one with a jug that filled from the brass tap of the mosaic sink which poured few minutes to cool water. They sat on the folding walnut wood chairs around the linoleum-covered fake wooden table. The feast has begun. Soon fishes on the plates were finished. Father and boy looked at mother face with requesting eyes. Mom got the message.

– Okay, I’ll fry the rest, then.

Each of them could not forget the flavor of the red mullets with phosphorous skins eaten on a full stomach that night. When they remembered time to time, reminded each other and laughed happly.

bir yaz gecesi – kısa öykü

Zorlu bir cuma mesaisinin ardından, üç arkadaş iş çıkışı bir teras meyhanesinde buluştular. Hava yazın son güzelliklerini, kokusunu masalarına kadar getiriyordu. Şehrin gürültüsü aşağılarda uzakta kalmıştı, belli belirsizdi. Gökyüzündeki maviler laciverte dönüşüyordu. Yarım ay oradan onlara bakmaktaydı. Dalgacı bir kaç kuş geç kalmanın telaşıyla üzerlerinden yuvalarına doğru hızlıca uçtu.

Kimsenin canı işten güçten sözetmek istemedi. Posası kalmış birer portakal gibi hissediyordu hepsi. Merhabalaştıktan sonra sessiz kaldılar. Güngörmüş garson masaya mezeleri saygıyla yerleştirdi. Beyaz porselen bir vazo içinde üç pembe-beyaz ebruli karanfili, buz kovasını, kavun ve beyaz peynir tabaklarını koydu. Bir büyük geldi, beyaz örtülü masanın başköşesine kuruldu. Diğer müşteriler kendi aralarında, güler yüzle ve düşük tonda konuşarak geceyi başlatmaktaydı. Okumaya devam et “bir yaz gecesi – kısa öykü”